Kanlı Pazar'ın üzerinden on yıllar geçti. Türkiye, 27 Mayıs'ın ardından yeni darbeler ve darbe girişimleri yaşadı. 1960'lı yılların sonlarında başlayan ölümler, öldürmeler, 1970'lerde ve 1980'lerde giderek arttı. 2010'lara gelindiğinde aradan geçen 40 seneyi aşkın zaman muhasebe yapabilmeyi olanaklı kılmaktadır. Kanlı Pazar özelinde, İslamcılar ve sağcılar içerisinde, hem kişi hem de kurum olarak kendilerini sorgulayanları görmek mümkün. Yaşananların bir provokasyon olduğunu söyleyenler olduğu gibi, o dönemin Amerikancı tutumu üzerinde duranlar ve bunu eleştirenler de var. Bu eleştirel tavır içerisinde olmayanlar dahi o dönemin Amerikancılığıyla yüzleşmek zorunda kalmış ve kendilerince gerekçeler yaratmaya çalışmıştır. Kanlı Pazar'ın başlıca aktörlerinden biri olan Mehmet Şevket Eygi'nin durumu, bu tutuma bir örnektir. Kanlı Pazar'da öldürülenlerin yakınları ise hala adalet talep etmektedir.
Kanlı Pazar muhafazakâr sağ kitlenin ciddi olarak sorgulaması gereken bir olaydır. Keşke dindar muhafazakâr kitleler de sol olarak tanımlanan gençlerle birlikte ABD 6. filosunu protesto etselerdi. Ben küçüktüm ama keşke milletin bütününü orada filoya karşı tepki gösterseydi. Ben yıllardır iç eleştiri olarak hep taşımışımdır. Belki Türkiye'nin siyasi gelişmesi farklı olurdu.
Fetullah, Özel Harp Dairesi Elemanıydı
FETÖ'cülerin yargıya, askere, polise, üniversiteye, bürokrasiye kısaca devlete nasıl sızdıkları artık sır değil. Bunun 1950-1960'lı yıllardan başladığı ve uzun yıllar Fetullah Gülen'in nasıl korunup kollandığı da... Örneğin Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin geçenlerde bir televizyondaki tartışma programında şunları söyledi:
"Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959'da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül'den sonra yakalanan Fetullah Gülen'in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı arandı ve serbest bırakıldı."
İsmail Hakkı Pekin, televizyon programı, Aralık 2018
Bunun üzerine Pekin'i arayarak konunun detaylarını sorduk.
Fetullah Gülen Özel Harp Dairesi'nin adamıydı yani?
"Evet. Özel Harp Dairesi'ne bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu'nun elemanıydı. Eleman muvazzaf subay gibi daimi görevli değil. Bunlar ismen kaydedilmiş gerektiğinde kullanılmak üzere adamlar. Yerleri, hareket tarzları belli ve bütün bunlara bir takım kolaylıklar sağlanmış, bir takım haklar tanımışlar. Siyasiyse desteklenmiş, tüccarsa ihalede, kredi verilmede kolaylık sağlanmış ya da kanaat önderiyse bunların faaliyetlerine müsaade edilmiş falan gibi. Hatta 1980 yılında İzmir'de Sıkıyönetim Komutanı amiral Fetullah Gülen'i tutukluyor fakat daha sonra serbest bırakıyor."
İsmail Hakkı Pekin
Neden tutuklanıyor?
"Sıkıyönetim kararlarına aykırı faaliyette bulunuyor diye. Çünkü arananlar listesinde ismi var. Büyük ihtimalle şikayet olmuştur. O zamanlar ben yüzbaşı olarak Bursa-İznik'te görevliydim. Orayla ilgili de bir sürü şikayet vardı. Yani bu Fetullahçıların insanları etkilediği, gemi azıya aldığı gibi şikayetler vardı. Ama bu şikayetlerin üzerini örttüler. Çünkü o zamanlar kullanıyorlardı bu adamları. Onun için herhangi bir şey söylemediler üzerine gitmediler."
İsmail Hakkı Pekin
Nasıl serbest bırakılıyor?
"Fetullah Gülen'i bıraktırmak için önce Deniz Kuvvetleri Komutanı arıyor sonra Kara Kuvvetleri Komutanı telefon ediyor. En son Kenan Paşa'nın telefonundan sonra serbest bırakılıyor."
İsmail Hakkı Pekin
ABD'nin telkini de olabilir mi?
"O da olabilir. Fetullah o zaman ABD'nin kontrolüne geçmiş ve telkin bir şekilde ABD büyükelçiliğinden olabilir tabii... Doğrudan Kenan Paşa'ya mı söylerler? Sanmıyorum belki de etrafındaki kişilere söylemişlerdir, onlar etkilemiş olabilir. Çünkü bir kanaat önderinin o zaman için önemi çok fazla. Özellikle 12 Eylül'ün belli bir aşamasından sonra, partilerin kapatılması ve alınan tedbirlerle ilgili Türkiye'de büyük bir tepki oluşmuştu. O tepkiyi azaltmak için de bunlar kullanılmış... Daha sonra gelenler de oy kaygısıyla kullanmışlar. Fetullah'ın bu kadar çok devlet içine sızmasının nedenlerinden bir tanesi her iktidar döneminde kullanılmaya elverişli olması ve her iktidar döneminde kullanıldığı içinde devlette çok kritik yerleri kapmasından kaynaklanıyor."
İsmail Hakkı Pekin
Devletin Fetullah'ın kim olduğunu bilmemesi mümkün değil yani?
"Bu açık ve net devletin bilmemesi mümkün değil. Devlet dediğimiz zaman ben bürokrasiyi emniyeti, silahlı kuvvetleri de falan kastediyorum, oların hepsi biliyor bu adamın ne olduğunu. Siyasiler de biliyordu..."
İsmail Hakkı Pekin
Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, 10 Aralık 2018 tarihinde katıldığı bir televizyon programında isimlerini vererek Mehmet Şevket Eygi ve Fethullah Gülen'in 1959'da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildiklerini açıklar. Bu televizyon programıyla aynı gün Milliyet gazetesinden Tunca Bengin, Pekin ile bir röportaj yaparak bu iddiaları sorar. Bu iddialar asıl olarak Bengin'in yazısından sonra kamuoyunda yaygınlaşır ve Eygi bu iddiaları reddeden birçok yazı yazar. Bu iddia ve sonraki tartışmaların takibi için Bölüm 3'e bakılabilir.
16 Şubat 1969 günü, Türk siyasi tarihine "Kanlı Pazar" olarak geçti. 6. Filo'yu protesto için Taksim'de toplananlara başka bir grup saldırdı. Olayda 2 kişi öldü. MTTB, olayın kışkırtıcıları arasında gösterildi.
O günü tez konusu yapan MTTB Genel Başkan Yardımcısı Abdürrahim Boynukalın, "Yaşananlar tam bir provokasyondu. O günlerden ders aldığımız için sokakta değiliz." diyor.
Kanlı Pazar olayı, gençlik örgütlerinin Taksim Meydanı'nda ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için toplandığı sırada yaşandı. Gösteriden önce Komünizmle Mücadele Derneği, halkı tepki göstermeye çağırdı. Milli Türk Talebe Birliği'nde (MTTB) ise bazı toplantıların organize edildiği belirtildi. 16 Şubat 1969'da dönemin sağ sol kavgalarından biri daha yaşandı. Bir grup, eylem yapanlara saldırırken, olaylarda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı gençler öldü, 114 kişi de yaralandı. Bu olayda ismi geçen kurumlardan biri olan MTTB, tam 42 yıl sonra suskunluğunu bozdu.
İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü yüksek lisans öğrencisi ve MTTB Genel Başkan Yardımcısı Abdürrahim Boynukalın, bu olayı tez konusu olarak seçti. "Türkiye sağının değişimi ve MTTB" başlığıyla bir çalışma yapan Boynukalın, bunun 'Kanlı Pazar'la ilgili bir yüzleşme anlamı taşıdığını söylüyor. "Olayın bir derin devlet yapılanması olduğu, sopaların sivil polisler tarafından dağıtıldığı, apartman çatıları ve otellerin üzerinden silahların ateşlendiği sonradan ortaya çıktı." diyen Boynukalın, sağcı camianın bundan ders aldığını ve 70'li yıllardan itibaren sokaktan çekildiğini söylüyor. O günlere ilişkin kimsenin 'sütten çıkmış ak kaşık olmadığını' ve herkesin özeleştiri yapması gerektiğini belirten Boynukalın, "Şu anda ülke dönüşüyor, değişiyor. Bu süreçte kendilerini en iyi eleştirenler ve hesaplaşmayı yapanlar ayakta kalıyor." diyor.
Mahalle duvarlarını yıkmalıyız.
Türkiye'de sol dünya, İslam ile ilişkilerini gözden geçirmelidir. Dinsiz olunabilir ama vicdansız olunamaz. Kaldı ki hangi din? Hangi din yorumu? Bu noktada toptancılık yapılıp epeyce çamlar devirildiği görülüyor. Kanımca Kur'an'ı alttakilerin/ezilenlerin gözüyle yeniden okumalı, etkilenmekten hiç gocunmamalı, gurur ve kibir yapmamalı, İslam'a dinlerden bir din muamelesi yapmaktan vazgeçmelidirler.
Öte yandan Türkiye'de dini dünya da, sol ile ilişkilerini gözden geçirmelidir. 'Allahsız komünistler' türünden toptancı yaklaşımları terk etmelidir. Dünyadaki sosyalist tecrübeyi yeniden değerlendirmeli, Das Kapital'i okumalı, etkilenmekten hiç gocunmamalı, gurur ve kibir yapmamalıdır. Hiç olmazsa Ashab-ı Sefine'de (Gemi arkadaşlığında) kendileriyle ölüme gelenler hatırına vicdan muhasebesi yapmalıdır.
Örneğin 70'li yılların sağcı/dinci kuşağı ile arasına mesafe koymalıdır. "Kanlı Pazar" kepazeliğini reddetmeli, orada yaşananların bugünün İslamcılarını bağlamayacağını, Amerikan 6. Filosunu taşlayan Deniz Gezmişlerin artık sembolik de kalsa yanında olduklarını söyleyerek iade-i itibar yapmalıdırlar.
Yeni kuşaklar için hatırlatalım, o "Kanlı Pazar" ki 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Bayazıt meydanında ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için 76 sol gençlik örgütünün toplandığı sırada meydana gelen olaylara deniyor. Gösteri yapılmadan önceki günlerde "Komünizmle Mücadele Derneği" uyarılarda bulunarak halkı tepkiye çağırdı. O gün, diğer bir grup da Beyazıt meydanında taşlı sopalı beklemeye koyuldular. İki grup meydanda karşılaştı. Olaylar sırasında Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı gençler bıçaklanarak öldü. Ayrıca yaklaşık 200 kişi yaralandı.
Bugünün Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi'si, o günün sağcı/mukaddesatçı/dinci kışkırtıcılarındandı. Bugünün Fethullah Gülen Hocaefendi'si, o günün Komünizmle Mücadele Dernekleri Erzurum Şubesi kurucularındandı. Bugünün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü, o günün mitinge saldıranların organize yeri Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) bünyesindeki 40'lar şurası üyesiydi.
Bir sonraki kuşak olarak gençlik yıllarımı MTTB ikliminde geçirmişim, o kökten geliyorum.
Ve bugün bize devreden bu utanç dolu mirası reddediyorum.
Şu rezalete bakın ki Amerikan 6. Filosu geliyor diye Karaköy'deki genelevlerine boya badana yaptırılmıştı! Dönemin mukaddesatçı/sağcı/dincileri Deniz Gezmişlerle birlik olup 6. Filo'yu protesto edeceğine, Amerikan filosunu savunup solcuları taşlamıştı!
Nereden baksan tutarsızlık nereden baksan ahmakçaydı!
Kanlı Pazar olduğunda (1969) ben sekiz yaşındaydım, demek ki ilkokula bile başlamamışım. Bir önceki kuşağın yanlışları bir sonraki kuşakta da devam etmek zorunda değil. Bugünün İslami çevreleri bu olay ile ilgili "redd-i miras" yapmalıdırlar.
İslam ve sol birbirine düşman değil, olmaz, olmamalı. Birileri taammüden (tasarlayarak) düşman yaptı!
Kanlı Pazar manifestosu
EĞER...
1969'un şubat ayının o soğuk ve "kanlı" ikinci pazar günü...
Yaşım elverseydi...
Ve Beyazıt Meydanı'nda olsa idim...
Dindar da olsam, imam hatip mektebine de gitsem, anam türbanlı, babam sakallı da olsa, "İslamcıyım" da desem...
Benim yerim...
Kesinlikle Amerikan 6. Filo'sunu protesto eden solcu gençlerin, yani Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yanı olurdu...
Asla ve kata...
Polisle birlik olup o gençlere karşı tekbirlerle saldırıya geçen sözüm ona Müslümanların yanında olmazdım.
Çünkü...
Ben öyle bilirim ki...
Bu işin din / diyanetle, içine doğulan kültürel çevreyle, hatta ideolojik duruşla falan bir ilgisi yoktur.
Bu bir kişilik ve ahlak sorunudur.
Ve mesele bu kadar basittir.
* * *
Eğer...
Yaşım elverseydi...
O pazar günü...
Kalbim 6. Filo için değil...
6. Filo'yu protesto eden solcu gençler için atardı.
Bugünlerde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına ağız dolusu küfürler yağdıran Mehmet Şevket Eygi gibilerin, o günlerde "din / iman" adına yaptıkları aşağılık propagandanın ve kışkırtmanın etkisi altına girip galeyana gelmezdim.
Eygi ve onun gibilerin, "Bir yanda Sovyetler Birliği, bir yanda ABD var... Biz kötünün iyisi olarak ABD'den yana olmalıyız" şeklindeki izahlarına zerre kadar itibar etmezdim.
Çünkü...
Bu tür yaklaşım tarzını en azından "utanç verici" bulurdum...
Bir "kötü"den kurtuluşu, bir başka "kötü"de aramanın ve "kötüler arasında bir tercih" yapmaya kalkışmanın insanı küçük düşüren bir iş olduğunun ayırdında olurdum.
Böylesi bir tercihin insanlık onuruna yakışmayacağını düşünürdüm.
Hangi konjonktürde yaşarsam yaşayım...
Biraz izan, biraz insanlık ve biraz şuur sayesinde...
Hangi tarafı seçmem gerektiğini idrak edebilirdim.
Tekbirlerle saldırıya geçenlerin karşısına dikilirdim...
"Deli misiniz? Ne yapıyorsunuz?" diye haykırırdım.
"Kötünün iyisini savunmak size mi düştü?" derdim.
* * *
Gelin görün ki...
İlahi takdir işte!
O gün orada değildim...
Ve fakat...
Aklımın erdiği andan itibaren...
Orada olmadığım halde...
Orada olup bitenler nedeniyle "suçluluk" duydum.
Ne zaman o "Kanlı" Pazar gününden söz açılsa yüzüm kızardı...
Hele o günlerde milleti 6. Filo'nun yanında "Allah için cihada" çağırıp kışkırtan adamların, bugün bir parça utanç duyup en azından seslerini kesmek yerine...
Hâlâ eski kinlerini dipdiri tutup Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına ağız dolusu küfürler yağdırdıklarını gördükçe...
Yüzüm kızarmaya devam ediyor.
Bu manifestoyu da işte bu yüz kızarıklığı içinde yazıyor ve diyorum ki:
Lütfen adımı Mehmet Şevket Eygi gibilerin hizasına yazmayın.
Eğer ille de birinin yanına yazacaksanız...
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının hizasına yazabilirsiniz...
Hiç gocunmam...
Aksine şeref duyarım.
"Biz o tarihlerde Türkiye Milli Talebe Federasyonu'ndayız. Bu Federasyon, bizim yani ülkücü, milliyetçi diye nitelendirdiğimiz grubun yönetimindeydi. Milli Türk Talebe Birliği o tarihlerde, yani 1968 - 69'lardan bahsediyorum, daha ziyade İslami düşüncenin kontrolündeydi. Biz o tarihlerde onlara "ecmain" ismini vermiştik. Daha sonra bunlar kendilerini akıncılar diye adlandırdılar. Milli Türk Talebe Birliği de onların yönetimindeydi, fakat milliyetçi grup olarak biz de Milli Türk Talebe Birliğinin faaliyetlerine katılıyorduk. İstanbul kongresinde kavga çıktı. Sonra Kayseri'ye aldılar. O zaman Adalet Partisi hükümeti onlara destek veriyordu.
Kayseri'deki kongrede delegeler bile salona alınmadı. Tartışmalar çıktı ve yönetimi kaybettiler. Böyle bir sürecin içerisinde 1968–69 döneminde biz, Milli Türk Talebe Birliğindeki faaliyetlerin bazılarına katılıyorduk. Orayı ele geçirmek istiyorduk. O sürecin içerisinde bir gün bir söz ortaya atıldı; "Komünistler yürüyüş yapıyor, Taksim'i işgal edecekler, biz buna karşı eylem yapacağız," deniliyordu. Bu bilgiyi bize getirdiler. Biz de merak ettik. Ne yapacaklar, diye bir inceleyelim bakalım dedik. Cumartesi günü Milli Türk Talebe Birliği de, yine oralardan gelen arkadaşlarımız, yöneticiler, dediler ki, "grup olarak buraya kaç kişi katılır?" Federasyon'dan gelip bize sordular. Ne olacak, niye soruyorlar, dedim.
"Orada kalabalık olunsun" denildi. "Kaç kişiyseniz size sopa dağıtacağız" dediler. Ben bu sefer daha da tedirgin oldum. O zaman arkadaşlara, "beş yüz kişi deyin" dedim. Katılacağımızdan değil de, "ne olacak," diye…
Yanılmıyorsam "cumartesi günü beşte temsili olarak Türk Talebe Birliği'ne gelin" denildi. Bizim arkadaşlardan yedi sekiz kişi gitti oraya. Şeref Efendi sokak var hemen Milli Türk Talebe'nin yanındaki sokaktı. Oraya iki kamyon yanaştı. Orada -sonradan çıktı tabii- sopalar çıktı balyalar halinde.
Bizim çocuklara dedim ki, "Sopaları alın. Gitmeyeceğiz, ama gitmeyeceğimizi söylemeyin." Sonra aynı yerde ayrıca bir mavi kurdele dağıtıldı. Kurdeleler ne olacak, diye sorduk. Dediler ki; bu mavi kurdeleleri Taksim'de komünistler meydana girerken yakanıza takın bu iki şeyi gösterir: Birincisi orada bir kargaşa çıkarsa siz birbirinizi tanımış olursunuz. İkincisi de -polislerin de bilgisi var- mavi kurdeleyi takanlar antikomünistler olacak. Nitekim biz ertesi günü oraya yedi sekiz kişi olarak gittik. Yani ülkücüler olarak katılmadık. Uzaktan bakıyoruz. En az yirmi otuz bin kişilik bir kalabalık vardı. Hatta sabah namazından sonra gelenler vardı. Fikir Kulüpleri Federasyonu da Gümüşsuyu'ndan giriş yaptı. Tam Marmara Oteli'nin önüne doğru geldiklerinde daha önce alanda ellerinde sopalarla bekleyenler, gelenlere hücum ettiler.
Polis bakıyor, mavi kurdela varsa dost dokunmuyor, kurdele yoksa elindeki copla girişiyor. Biz de dedik ki kurdelelerimizi takalım, çünkü uzak olmamıza rağmen bir grup da bize doğru geliyordu.
Komünizmle mücadele dernekleri vardı. Onların birlikte organize ettiği bir şey. Bundan günler öncesinden de Mehmet Şevki Eygi diye bir gazeteci var. Gazeteden çağrılar yapıyordu. "Komünistler, Moskova uşakları geliyor, dinimize küfrediyorlar" gibi yazılarla belki 10-15 gün boyunca tahrik etmişti. Toplu olarak sabah namazları organize ediyordu. Böyle bir alt yapı oluşturulmuştu. 'Kanlı Pazar'da, Hürriyet gazetesinde 6–7 sütunu kaplayan bir resim gözümüzün ödündedir hâlâ...
Bir şahıs oradaki sol görüşlü bir genci elinde bıçakla, polisin gözünün önünde öldürüyor ve polis seyrediyor. Katiyen müdahale etmediler. İki insanımız orada maalesef bu şekilde öldürüldü. Bu tabi çok derin iz bırakan bir olay. Ben Kanlı Pazar'ı kitlesel bir organizasyon olarak değerlendiriyorum ve bundan sonraki süreci çok önemsiyorum. Nitekim o hadiseden üç gün önce de polis 8 üniversiteyi bastı [ed. Yaşar Okuyan, Vedat Demircioğlu'nun öldürüldüğü tarihi yanlış hatırlıyor. Demircioğlu'nun ölümüne yol açan yurt baskını Temmuz 1968'te gerçekleşmiştir.] Vedat Demircioğlu isimli bir kardeşimiz bir iddiaya göre polis tarafından dövülerek üst katlardan aşağı atıldı ve hayatını kaybetti. Bazılarının da kaçarken düştüğü iddiası var ama sonuç olarak polisin orayı basması sonucu meydana gelen bir mücadelede hayatını kaybetmiştir.
Bu Kanlı Pazar olayında o tarihlerde acaba Milli Türk Talebe Birliği'nde aktif faaliyetlerde bulunanlardan; Ankara'da en tepe noktalarda bulunanlardan kimler var? Bu sorunun cevabının ortaya çıkması lazım. Ergenekon soruşturmalarında her ne hikmetse her şeye bir bağlantı kurularak soruşturuluyor ama 'Kanlı Pazar'ın hiç üzerine gidilmiyor.
Ümit ederim ki bu sorunun cevabını –ki bunlar kendilerini biliyorlardır– Ankara'nın en tepe noktalarında görev yapanlar verirler. O organizasyonlara katılmışlar mıdır? O pazar günü Taksim meydanında çağrılara uyarak yasal bir mitingi sabote etmek üzere gelenlere saldıranların arasında yer almışlar mıdır? Bu tornadan çıkmış sopaları taşımışlar mıdır? Yakalarına mavi kurdele takılması için kimlere bu talimatı vermişlerdir?
Mademki 'Gladio'yu ve geçmişteki bütün olayları ortaya çıkaracağız bu soruların cevaplarının verilmesi lazım. Birazcık düşünülürse bu arkadaşlarımızın kimler olduğu ortaya çıkabilir.
Ben şimdi 40 yıl önceki bir ismi elbette verebilirim. Ama isim verdiğim vakit karşı tarafın size ilk vereceği cevap "Hayır yalan söyleniyor," olacaktır. Halbuki hükümetin inisiyatifinin dışında kalan medya bunların üzerine biraz gitse bunu Türkiye'nin gündemine taşımış oluruz. Gündeme taşınırsa da projektörler yanar, aydınlık ortaya çıkar."
Kadınlar iyi hatırlarlar, o dönem İstiklal'de yürüyemiyorduk. Amerikan askerlerinin tacizlerinden dolayı. Kadınlar korkuyorlardı, tacize uğruyorlardı. Onların ülkesindeymişiz gibiydik. O yüzden önce onlara, 6. filo'da ders verdik, ardından da eşimin de katıldığı yürüyüş düzenlenmişti. Büyük katılım oldu, ama alana bile sokulmadılar, ellerindeki pankartlar bile toplandı, ellerinde sopa olmasın diye. Ve alana sadece yüz kişinin girmesine izin verdiler, daha sonra da saldırdılar.
Bu acıların bireysel kalmasını istemiyorum. Geçmişin hesabını vermesi gerekenlerden biri de Süleyman Demirel'dir. Hala konuşabiliyor. "Kanlı Pazar" olayının en büyük suçlularından biridir, Demirel. Demirel o dönem başbakandı, olaya göz yuman ve üstünü örtenlerden biridir. Her sene kanlı pazar şehitleri anılır, öldürüldükleri yerde, ben de katılırım. Ama toplu olması lazım, bir gün belirlensin, toplu bir şeyler yapılsın bence.
Kanlı Pazar'da Sorumluluğum Yok
73 yaşındasınız. Geriye dönüp baktığınızda pişmanlık duyduğunuz bir şey olmadı mı hayatınızda?
Prensip olarak yaptığım İslami faaliyetlerden hiç pişman değilim. Ama metotlarında, üsluplarında hata yapmış olabilirim. İnsan yaşlanıp durulunca keşke şöyle yapmasaydım diyor tabiî.
Bu pişmanlık Kanlı Pazar'ı da kapsıyor mu? Kendinizi vicdanen sorumlu hissetmiyor musunuz?
Yo, vicdanen hiçbir rahatsızlık, sorumluluk hissetmiyorum. Bugün aynı şartlar olsa yine aynı şeyi hiç tereddütsüz yapardım.
Olay iki kişinin ölümüyle sonuçlanmış olsa bile mi?
Bundan kesinlikle sorumlu değilim. Haberim bile olmadı. Yazdığım yazının gazetede o gün çıkacağını bilemezdim. Suudi Arabistan'daydım. 15-20 yazıyı postayla gönderiyordum gazeteye. Yazı o gün basılmış.
Amerika'ya karşı Sovyet emperyalizmi ehven-i şerdi
16 Şubat 1969'da solcular Amerikan 6. Filosu'nu protesto ediyorlardı. Siz Sovyet emperyalizmine karşı Amerikan emperyalizmini tercih ettiniz.
Türkiye büyük güç olmadığı için mecburen Amerikan tarafındaydı. Bu Amerikan emperyalizmini desteklemek manasına gelmez. Seçim zorunluydu. Ben tabii ki ehven-i şer olanı seçtim.
Amerika ehl-i kitap olduğu için mi ehven-i şer?
Amerikan emperyalizmi yumurta üretimine mahsus bir tavukçuluktur. Tavukları besler, hastalandıklarında tedavi eder ve yumurtalarını alırlar. Sovyet emperyalizmi ise tavuk eti üzerinedir. Tavuğun gırtlağını keser ve et üretirler. Eğer tavuksanız neyi seçeceksiniz? Tabiî ki yaşamak için yumurtayı.
Ama biz tavuk değiliz!
Tavuğa benziyoruz efendim. Bazı benzetmeler aslına uygundur.
Yalandır İftiradır
Bir tv programında, Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı İsmail Pekin "Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959'da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi" demiş. Birileri de bu konuda havaî yazılar yazmış, beni suçlamış, töhmet altında bırakmış.
DİKKAT
Bu paşa emekli olduktan sonra, Doğu Perinçek'in genel başkanı olduğu Vatan Partisi'nde, genel başkan yardımcılığı yapmıştır.
İDDİALARA CEVABIM
Kendi açımdan konuşuyorum:
Bu iddialar yalandır, iftiradır, asılsızdır, düzmecedir, tamamen uydurmadır, gerçekle ilgisi yoktur.
1959'da yirmi altı yaşında genç bir memurdum, Diyanet İşleri Başkanlığında Fransızca mütercimliği yapıyordum. Gazetecilik yapmıyordum. İslamî kesimde hiçbir ağırlığım, şöhretim, nüfuzum yoktu. Küçük bir çevre dışında beni tanıyan da yoktu. Silik küçük bir memurdum.
Genelkurmayda görevlendirilmişim... Bu sadece bir yalan değil, kocaman bir yalandır. Kocaman bir iftiradır. Kocaman bir balondur. Nasıl bir yalan ve iftiradır? Pek acemice...
Böyle iddiaların mutlaka ispat edilmeleri gerekir. Hani ispatı, delili?.. Yok yok yok.
Dök yalan ve iftira çamurunu. Mutlaka bir izi kalır felsefesi.
Erzurum'da, Murat Paşa camii avlusunda Nurcu terzi Mehmet Şercil'in baraka bir dükkânı varmış. M. Şevket Eygi orada Fethullah Gülen ile görüşmüş...
Bunun da aslı şudur: Gerçekten orada o dükkân vardı ve yedek subaylık yaparken birkaç kez gitmiştim. Bir keresinde, o sırada 16 yaşında bir medrese talebesi olan Fethullah Gülen de gelmiş. Ben hatırlamıyorum, Gülen bir kitabında yazmış.
Bendeniz genç bir yedek subay, Fethullah Gülen 16 yaşında bir molla talebe, terzi Mehmet Şercil'in dükkânında karşılaşmışlar ve rejimi yıkma kararı almışlar... Pehpehpeh!.. Aman ne senaryo.
Şimdi, Genelkurmay düzmece hikâyesini uyduran zatı, iddiasını ispata çağırıyorum. Elinde geçerli, gerçek deliller varsa ortaya koysun. Koyamayacaktır. Hepsi yalandır, iftiradır, düzmecedir.
Bendeniz bozuk düzenin, egemen azınlık sisteminin, vesayet rejiminin, resmî ideoloji terörünün daima karşısında olmuşumdur. Ne işim vardır Genelkurmay Özel Harp dairesinde?
Haaa... Benim haberim yok iken birileri, bu adam Komünizme karşıdır, onu dolaylı olarak kullanalım demiş olabilirler. O da geçerli bir izah değil. Vesayetçi egemen azınlık rejim bana çok zulm etmiştir. Fikir ve inançlarımdan dolayı ağır ceza mahkemelerinde süründürmüş, zindanlarda çürütmüştür; altı yıla yakın bir müddet yurt dışında yaşamaya mecbur kılmıştır; iki günlük gazetemi batırıp iflas ettirmiştir.
Bu konuda hiç kimse işkembesinden konuşmasın. İddialarını hukuken ispat etsinler. Tutarlı ve geçerli deliller getirsinler.
Edemezler ya, ispat ederlerse kalemimi kırıp yazı hayatından çekileceğim.
15 Temmuzdan önce Fethullah cemaatinin hatalarına dair hayli yazım, uyarım yayınlanmıştır. Cemaat kadrolaşması konusunda Beyefendiye uyaran bir telgraf da yazmıştım.
Aynen şudur:
Önemli bir Zata Açık Telgraf
"Muhterem Beyefendi: Dikkatinizi çekebilecek miyim acaba… Çok kısa yazacağım. Altınızdaki zemin sessizce ve sinsice kazılmakta ve oyulmaktadır. İleride çok vahim ve telâfisi mümkün olmayan sürprizlerle karşılaşabilirsiniz. Siyasette maalesef vefa yoktur. Vefalı, sadık ve dost görünen herkese güvenmeyiniz. Türkiye'nin bugünkü yapısı tekelci ve sekter bir sistemi kaldırmaz. Elden geldiği kadar ve olumlu tarafıyla çoğulcu ve çeşitliliğe dayanan yapı ayakta tutulmalıdır. Tekelci kadrolaşmayı durduramazsanız, bu kadrolaşma sizin kariyerinizi bitirebilir. Hayırlı işlerinizde başarılar dilerim. Selam ve hürmetlerimle."
30 Kasım 2011
(Tekelci ve sekter yapılaşmadan kasdim, orduya adliyeye ve her yere sızan, kadrolaşan Cemaat idi.)
Ben tenkit ederken, uyarırken, o tarihlerde bugün Fethullah Gülen karşıtı geçinen birtakım gayretkeşler onu göklerde uçuruyor, elini öpmek için kuyruk oluyorlardı. Bu samimiyetsiz adamlar ve kadınlar şimdi, ona durup dinlenmeden küfür ediyor.
Kimse öküz altında buzağı aramasın.
ŞEREFSİZLER başlıklı (Milli Gazete, 16 Aralık 2018) tarihli yazım okunsun.
Bendeniz sabırlı bir kimseyim. Öyle aniden öfkelenip tepki vermem. Hukukçu dostlarım ile istişare ediyorum.
Bu işin bir de beddua faslı var. Ateistler, inançsızlar O'ndan korkmaz ama beddua tutarsa ve sille tepelerine inerse yere serilirler.
Beni bitirmek isteyenlere meydan okuyorum: İddialarınızı ispat ederseniz yazı hayatıma son vereceğim. Bununla da yetinmeyeceğim, içinde ikamet ettiğim evimi de ödül olarak vereceğim.
Haydi beyler, delil bulun, ispat edin... Cellâtlığı bırakın âdil hâkim gibi olun. Âdil şahitler olun. Yalan, iftira faziletsizliktir.
NETİCE
İddialar yalandır.
Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, 10 Aralık 2018 tarihinde katıldığı bir televizyon programında isimlerini vererek Mehmet Şevket Eygi ve Fethullah Gülen'in 1959'da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildiklerini açıklar. Eygi bu iddia üzerine aralarında bu yazının da olduğu birçok yazı yazarak iddiaları reddeder. Bu iddianın ve sonraki tartışmaların takibi için Bölüm 3'e bakılabilir.