Kanlı Pazar'ın ardından, henüz olaylar sıcaklığını taşırken söylenenler sağ ve soldaki kamplaşmanın izlerini taşımaktadır. Atılan taşlar gibidir sözler ve açıklamalar. Sağ, 6. Filo'yu açıktan savunmaktadır. Sağa göre, 6. Filo'ya git demek ülkeyi Rusya'nın kollarına teslim etmektir. 6. Filo'ya hayır diyenler "Moskof uşağı"dır. Bu nedenle, vatansever halk, kızıllara haddini bildirmiş ve oyunlarını bozmuştur. Taksim'de yaşananlar "komünistlerin kıyamı vatanseverlerin galeyanı"dır. Dönemin valisinin açıklamaları, devlet katında da mitingi düzenleyenlerin suçlu olarak görüldüğünü göstermektedir. Mitingi düzenleyenler, tahrikçidir ve olayların çıkmasına onlar neden olmuşlardır. Bu açıklamalarda, saldırının organize oluşuna, dağıtılan sopa ve kurdelelere, polisle işbirliğine dair hiçbir ibareye rastlamak mümkün değildir. Solcuların açıklamaları ise kendi aralarındaki ayrılığın izlerini taşımaktadır. Solcuların, TİP'e yakın olan ve "sosyalist devrimciler" olarak nitelendirilen grubu, kendilerine saldıranları, kandırılmış Müslümanlar olarak nitelendirir ve mitingin katılımcıları arasındaki cuntacı unsurlara da dikkat çekerken; MDD'ciler ise, yaşanan saldırıyı bağımsızlık savaşı verenlerle emperyalizme satılmışların kavgası olarak gördüklerini açıklamaktadır. Solcuların ortak söylemi ise saldırıya hazırlıksız yakalandıkları yönündedir. Bundan böyle meşru müdafaa haklarını kullanacaklarını söylemektedirler. Abdi İpekçi özelinde görülebileceği gibi aydınlar ise saldırıdaki "iktidar" parmağına dikkat çekmektedir. Solcuların, saldırıda kullanılan araçların plakalarını dahi vermelerine rağmen bu konuda bir soruşturma yürütülmeyecek, İçişleri Bakanı Faruk Sükan yapılan soruşturma sonucu suçlu olduklarını tespit ettikleri 48 kişinin ismini açıklayacaktır. Ne var ki bu 48 kişinin tamamı da solcudur. Olaylar sonrasında, gazetelerde çıkan fotoğraflarda ellerinde bıçaklarla görülen iki kişi tutuklanır ve ikisi bu tutuklular olmak üzere 4 kişi hakkında dava açılır. Devlete göre Kanlı Pazar'ın tek sorumlusu bu 4 kişidir.
TÜSTAV arşivinde yer alan 27 Şubat 1969 tarihli bu iki sayfalık broşür, Kanlı Pazar'ın hemen ardından hazırlanarak dağıtılmıştır. Broşürde saldırıya ilişkin fotoğraflar, yürüyüş görüntüleri, polis kordonları ve olay sonrasına ait çeşitli kareler birlikte kullanılmış ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ile Genel Başkan Vekili Ehliiman Tuncer'in görüşlerine yer verilmiştir.
Broşürün manşetindeki "Amerikan 6. Filosu Görevini Bir Daha Yaptı, Maşaları Aracılığıyla Yurtseverlerin Üzerine Amerikanseverleri Saldırttı" sözleri katliamın nasıl değerlendirildiğinin özeti gibidir. Karşıtlık, "yurtseverler" ve "Amerikanseverler" arasında kurulmuş, mevcut iktidar ise "maşa" olarak nitelendirilmiştir. Broşürde bu "Amerikanseverler" için doğrudan adres de vardır; polislerle birlikte aralarına aldıkları bir göstericiyi darpetmekte olan saldırganları gösteren fotoğrafın altında şu sözler yer almaktadır: "Bu adamların neresi milli, neresi Türk, neresi talebe, neresi birlik."
Belge, yalnızca Kanlı Pazar'a ilişkin bir değerlendirme sunmakla kalmamakta; aynı zamanda dönemin özellikle de "sosyalist devrim"ci solcu gençliğinin olayları nasıl çerçevelediğini, hangi sloganları öne çıkardığını ve kamuoyunda nasıl bir politik anlatı kurmaya çalıştığını da göstermektedir.
T. İ. P. GRUPU ADINA SADUN AREN (Devamla) — Bu gerici kaba kuvvetin, yani Adalet Partisi Hükümetinin teşvik ettiği, teşkilâtlandırdığı bu gerici kaba kuvvetin ilk sıralardaki hedefleri yalnız sosyalistler ve İşçi Partisi idi. Fakat bu gerici kuvvet güçlendikçe, bu üç sene içinde hızla güçlenmiştir, hedefini de genişletmiştir ve çağdaş her düşünceye karşı saldırmaya başlamıştır.
SEDAT AKAY (Kocaeli) — Komünizm tahrikine karşı, başka yok.
SADUN AREN (Devamla) — Yok, efendim. Komünizm tarifi kendilerinin dışında herkesi kapsamaktadır.
CELÂL NURİ KOÇ (Kars) — Komünistlere saldıracağız.
BAŞKAN — Sayın Celâl Nuri Koç, müdahale etmeyiniz.
SADUN AREN (Devamla) — İstanbul olayları son İstanbul olayları, kanlı İstanbul olayları bunun açık delilidir.
TAHİR YÜCETÜRK (Adana) — Sen de var mıydın, orada?
SADUN AREN (Devamla) — Ben o yürüyüşte vardım, o yürüyüşe iştirak ettim.
TAHİR YÜCETÜRK (Adana) — Sen de dâhil, teşkilâtlı olarak.
SADUN AREN (Devamla) — Elbette yürüyüş teşkilâtlı, fakat..
CELÂL NURİ KOÇ (Kars) — Neden katıldınız, acaba?
BAŞKAN — Sayın Koç, müdahale etmeyin, efendim. Niçin katılmışsa katılmış, katıldığını anlatıyor işte. Karışmayınız; ne karışıyorsunuz? Allah, Allah..
T. İ. P. GRUPU ADINA SADUN AREN (Devamla) — Bu, kanuni izin alınmış bir yürüyüştü, ben de katıldım ve Taksim meydanına çıkıldı; gördüklerimi size naklediyorum. Yürüyüş kolu halinde Taksim Meydanına çıkıldı.
TAHİR YÜCETÜRK (Adana) — Sen de dâhil..
SADUN AREN (Devamla) — Evet. Biraz sonra biran geldi, içeriye, yani Gümüşsuyun'dan Taksim Meydanına bin kişi kadar insan girdikten sonra Toplum Polisi bombalar atmaya başladı, ses bombaları, gürültü çıkaran. Ve bir panik oldu, Gümüşsuyun'dan, yürüyüş kolunda ve polis arkasındaki o gerici güçlerle, saldırganlarla birlikte Gümüşsuyunu.
OSMAN SARAÇ (Tokat) — O, Türk Milleti idi.
BAŞKAN — Sayın Saraç; rica ederim efendim, müdahale etmeyin. Arkadaşlar, rica ederim müzakere ediyoruz. Sayın Saraç rica ederim efendim, müdahale etmeyin, çıkar cevap verirsiniz.
OSMAN SARAÇ (Tokat) — Fırsat bulsam çok cevap veririm.
BAŞKAN — Malzemenizi Grup Başkanvekilinize verin.
T. İ. P. GRUPU ADINA SADUN AREN (Devamla) — Yürüyüş kolunun küçük bir kısmı, bin kişi kadarı bir kapana kıstırıldı ve bu kapana kıstırılma işinde Toplum Polisi birinci derecede rol oynadı. Ben bunu gözlerimle gördüm. Gericiler saldırdıkları zaman, bombaları onların üzerine atsalardı, onlar dağılacaklardı, öyle yapmadı, Gümüşsuyuna doğru attı ve orasını kapattı, yürüyüş kolunun daha fazlasının içeri girmesini önledi ve öbür cereyan eden hâdiseleri ben de sizler gibi resimlerinde görebildim, çünkü bulunduğum yeri görebildim ben ancak. Bulunduğum yerde olan bu idi.
NAZMİ ÖZOĞUL (Edirne) — Molotof kokteylerini siz mi hazırladınız?
SADUN AREN (Devamla) — Ve burada elbette ki, iç politika yöneticilerinin, özellikle İçişleri Bakanının büyük sorumluluğu vardır, tek sorumluluğu vardır. Ve İstanbul Valisi, 4-5 sene evvel aynı mahiyette Bursa'da cereyan etmiş bir olayda Bursa Valisi bulunuyordu, gayet tecrübelidir, bu hususlarda. Şimdi bu konularda tahkikat yapılıyor. Elbette hakikatler meydana çıkacaktır. Memleketimiz, şükür, bu derecede gelişmiş bir memlekettir. Örtbas edilemez, herşey. Ama İçişleri Bakanı ve İstanbul Valisi mevkilerinde bulundukları müddetçe bu tahkikat selâmetle yürütülemez. Eğer selâmetle yürütülmesini istiyorlarsa, bunları alsınlar vazifelerinden. Bunlar ya kendiliklerinden istifa etsin, ya Hükümet bunlara işten el çektirsin.
Bu kaba kuvvet, Taksim'deki kaba kuvvet kendisinden başka herkese saldırmıştır. Kendisinin yakasına kırmızı albayrak gibi bir şey takmış, birbirlerini tanımak için..
OSMAN SARAÇ (Tokat) — Türk Bayrağı, bayrak gibi bir şey değil, bayrağın ta kendisi.
SADUN AREN (Devamla) — Ve kendisinden olmıyan, göğsünde bayrak olmıyan herkese hücum etmiştir. Bu, böyle bir kaba kuvvettir.
Ondan sonra bu hâdiselerin başlangıcına geliyoruz. Bu hâdiselerin başlangıcı Bayazıt Kulesine kırmızı bayrak çekilmekle başlar. Altı gündür memlekette, bilhassa İstanbul'da mütemadiyen yürüyüşler oluyor, mütemadiyen mitingler oluyor, mütemadiyen oluyor..
İyi, bunlara birşey demiyoruz, ama düşünmek lâzımdır; memlekette bunlar ne kadar çok gerginlikler meydana getiriyor.
(...)
Ne yapmış Taksim Meydanında polis? Kordon kurmuş, boşaltmış meydanı. Gelecekler meydana, kanunlara göre kendilerinde o meydanda konuşmak hakkını bulan kimseler konuşacaklar. İşte buradan izah edilmiş bunların hepsi... Neticede bir arbede çıkmış, bu arbede malesef üzücü bir şekilde bitmiş. Ama bütün bunlar niçin iktidarın boynuna takılsın? Ortamı düşününüz, vatandaşın asabı ne hale geliyor, onu düşününüz.. «Madem ki, arazi işgal etmek serbesttir, başka türlü kanunsuzluklar yapmak da serbesttir» diye vatandaşın düşünmiyeceğini nereden biliyorsunuz?
Kanuni yürüyüş yapan grup, halan riayet etmeksizin meydanın Harbiye istikametini izlemeye yönelmiş, bir yandan da (Altıncı Filo defol) ibareli pankart tahrik makamında havaya kaldırılıp indirilmek suretiyle ve kalabalığa doğru el-kol hareketleri yapılarak, Molotof kokteylleri ve taşlar atılmaya başlanmıştır. Yürüyüş yapan grubun bu beklenmedik tutumu karşısında kalabalık grup arasında yer yer biriken karşı gruba mensup kimseler de ani bir tehevvürle polis kordonunun bir iki noktasından çıkışlar yaparak, ortaya çıkan taş, sopa ve çeşitli aletlerle, kanuni yürüyüş yapanlara mukabeleye geçmişlerdir.
(…) Bünyesinde çeşitli problemler ve yıllar boyu devam edegelen kışkırtmaların yüklü bulunduğu olaylar, ancak emniyet kuvvetlerinin fedakarca çalışmaları neticesiyledir ki mümkün olduğu kadar az bir zayiatla kapanabilmiştir.
Beyazıt kulesine kızıl bayrak çekenler, 6. Filo'ya mensup askerleri denize atanlar, Taksim'de tahriklerini ve millete karşı olan saygısızlıklarını son haddeye vardırmışlardır.
Türk milleti bu davranışın altında yatan maksadı artık iyice anlamıştır.
Taksim olayı açıkça göstermiştir ki, sola ve satılmışa karşı milli şuur daima galip gelecektir.
Önce şu hususu belirtelim ki, Taksim olaylarının böylesi kanlı bir noktaya gelişinde Solcu basının tahrikleri başta gelir. Zaten olaydan sonra bu gazetelerde yayınlanan maksatlı resimler ve haberler, gerçek suçluları bir kere daha ele vermiştir.
Yayınlanan resimlerden ve beyannamelerden de açıkça anlaşılmıştır ki, mitingin tertipçileri ve idarecileri arasında Vecdi Özgüner, Sevinç Özgüner, Rasih Nuri İleri, Deniz Gezmiş, Fadıl Barkan gibi TİP'li veya komünistlikten mahkum olan kişiler vardır. İşte bildirileri, işte imzalar…
Hiç kimsenin şüphesi olmasın, adı Devrimci, Solcu, Sosyalist Maskesi ile kamufle edilmek istenen kişilerin ve teşekküllerin maksad ve gayesini milletimiz artık öğrenmiştir.
Kısaca Taksim olayı komünistlerin kıyamı vatanseverlerin galeyanı idi. Bu onlar için ders olmalıdır.
Son günlerde devletin temellerini sarsıcı mahiyette gelişen hadiseler her aklıselim sahibi ve vatansever insanı tedirgin etmektedir. Gayet açıkça bellidir ki, komünistlerin her gün yeni bir hamle yapma teşebbüsü nihayet halkın infiale kapılıp saldırmasına sebep olmuştur. İki kişinin ölümüne sebep olan sokak çatışmasının gerçek tahrikçileri komünistlerdir. Her gün bir sokak hareketi yapanlar böyle bir reaksiyonla karşılaşacaklarını ve kardeş kanı döküleceğini biliyorlardı ve istiyorlardı.
Milli mücadelemizi dahi, sınıf açısından değerlendirip "Burjuva ihtilalcisi" diyenler eğer komünist değilse Türkiye'de komünist kimdir. Sağcıların Cihada davet sloganını hilafetin hortlaması şeklinde ilan edenler, kendileri de "ikinci özgürlük savaşına çağrı" ismi altında Atatürkçü gençliği "Kızıl Cihad" için istismara çalışmaktadırlar.
Türk gençliği kardeş kavgasına sebep olacak her türlü düşmanlık tahriklerini lanetler. Gençliğin mitingi denen miting, Türk gençliğini temsilden uzaktır. Kızıl bayrak çekme cüretini gösteren Marksist grubun, işçileri istismarı ile yapılan bu hareketler mahirane bir manevra ile topyekün Türk gençliğine mal edilmeğe çalışılmaktadır.
Fikir mücadelesini demokratik rejim içinde yapan üniversiteli arkadaşlarımız, sağ veya sol her türlü çatışma davetine karşı tarafsız ve dikkatli olmalıdır. Gerçek Türk gençliği, milli menfaatlerinin dışında hiçbir blokun avukatı ve hempası değildir. Ve son günlerdeki kızıl yürüyüşlere katılan bir avuç çapulcu ve sabiler gençliği temsilden acizdirler. Türk gençliği vakur, asil ve Atatürk ilkelerine sadık olanlardır. Her gün sokakları bir hiç için dolduranlar, milleti ve halkı tedirgin eden şuursuz, soysuzlaşmış Moskof uşakları, Türk gençliğini hiçbir zaman temsil edemezler etmemelidirler.
Atatürkçü, milliyetçi gençliği bu kızıl emperyalist kölelerine karşı birleşmeğe davet ediyorum.
Üniversite: Her tarafiyle dökülen ve artık ayakta durmak iktidarını kaybetmiş bulunan üniversitelerimizde, aynı teşhis hem sağcı, hem solcu gruba ait müşterek görüş olduğu halde, çok defa bu hasta müesseseyi materyalistlere karşı yine idealistlerin müdafaa zorunda kaldığıdır. Düşünün o hazin mecburiyeti ki, ruhçu ve mukaddesatçı gençlik, soldan gelen bir harekete karşı, müdafaa kabul etmez bir müesseseyi ileride kendi hedefi olmak üzere solcuların taarruzundan korumak borcu altında kalıyor. Arslan, pençe atacağı ava sırtlanın hücum ettiğini görünce, elbette sırtlana dönecek ve avını onunla paylaşmak zilletine düşmeyecektir. Meydan kargalara bırakılamaz.
Solun Davranışı: Üniversite davasındaki tezad, yani mukaddesatçı gençliğin hiç de sevmediği ve ruhuna uygun bulmadığı bir müesseseyi savunma borcu altına girmesi, ayniyle sol cephenin Amerikalılara takındığı tavra karşı da, Amerikalıyı tutmak şeklinde tecelli ediyor. Yoksa, iki viski çekince Türk Bayrağını yırtan ve haşin bir emperyalizma siyasetinden başka bir şey düşünmeyen Amerikalıyı sevebilecek hiç bir Türk hazel edilemez. Fakat işin içine komünizma tahriki girince dava başkalaşır. Amerika bugün Moskof dünyasına karşı bir D.D.T. makamındadır. D.D.T. haşerelere sıkılmak için kullanılır, çilek şerbeti diye içmek için değil… Ve elbette ki, D.D.T.'nin lezzetini beğenmek ve onu sevmek diye bir temayüle yer yoktur. Amerikalıyı "Evine dön, defol!" diye koğmağa kalkışmak, Moskof'a ve komünizmaya buyur etmek ve mikrop hesabına D.D.T. şişesini kırmaktır. İşte bu inceliği derinden derine sezen halk ve gençlik, solun davranışına karşı en güzel tepkisini Taksim hadisesinde belli etmiştir. Hadisenin ruhunu tesbit için kaydedelim ki, bu işde müessir ne M.T.T.B., ne de A.P. Gençlik Kolu, ne komandolar, ne şu, ne budur! Doğrudan doğruya halk, mukaddesatçı yığın… Artık takdir etmenin günü gelmiştir ki, Türk vatanında, bir halk ve millet cephesi teessüs etmeğe başlamıştır; ve kendini de, hükümetini de, milli siyasetini de koruyan odur! Taksim hadisesinden sonra hükümete düşen borç şunu ilan etmekti:
"Görüyorsunuz ki, Türkiyede millet, millet olmaya başlamıştır! Hadiseyi ve kanunsuz hareketleri hükümet olarak tasvip etmesek de belirtmeğe mecburuz ki, artık vicdan motorunu işletmeğe başlayan halk, arabasını bazı engeller çarpsa ve bunun cezasına razı olsa bile, yarım asırlık uykudan ve düzensizlikten sonra nihayet var olduğunu ispat durumuna geçmiştir. Aynı halkı, kanunlara riayet ihtarı altında, oluşların en mesuduna ayak basmış olmakla vasıflandırır ve millet hainlerine gözlerini açmalarını tavsiye ederiz!"
Hükümetin anlayışı böyle bir beyanı yerine getirecek kadar derin olmamış ve mukaddesatçı Türk halkı, her zaman olduğu gibi yine öksüz kalmıştır. Fakat o, kendi kendisine yetebilir.
Asıl Suçlular
Taksim'deki, kanlı olaydan sonra, daha kanlısı olsun diye, bütün solcu gazeteler, sütunlarında, bir ikinci cephe açtılar. Hepsi birden bize hücum ediyorlar. AP'sini suçluyorlar. Başbakanı suçluyorlar. İçişleri Bakanını suçluyorlar. İstanbul Valisini suçluyorlar, hatta zabıta kuvvetlerini de…
Ölen kardeşlerimize son derece müteessiriz. Fakat, bu nümayişlerin tertipçileri, bunu bile bile yapmışlardır. Bundan önceki gösterilerde, böyle olmamış mıdır? Bundan sonrakilerde de, bunlar olacaktır.
Bütün solcu gazeteler, Taksim'de kan döküldüğü için bize saldırıyorlar. Kan dökülmesini hazırlayan onlardır. Solculara en küçük bir ihtarda bulundular mı? Dökülen kanların içinde bizim masum kanlarımız da vardı.
Foto Muhabiri arkadaşımız Bahattin Şenol, komadan yeni kurtuldu. Sayın Başyazarımızın oğlu, başından yaralanıp hastaneye kaldırıldı.
Solcu gazeteleri okuyun! Bizim dökülen kanlarımız onlar için mübah! Bahse bile değmiyor. Gördünüz mü bir tanesinde olsun. Hastanede dalgın yatan zavallı Şenol'u? Solcuların ki kıymetli; fakat bu faciayı hazırlayan onlardır.
Solcu yazarlara bakarsanız, sanki bunlar, Taksim'e festival yapmaya gitmişler. Milli şarkılar söylerken Türk düşmanlarının hücumlarına uğramışlar! Oysa Taksim'e Türkiye'ye komünizmi getirecek bir anarşi çıkarmaya gitmişlerdir. Kopardıkları yaygaralar, milli vicdanın asla kabul edemeyeceği kadar çirkindir. Türkiye'nin müttefiki diye 6. Filo'ya hücum ediyorlar. Bu Filo bizim, savunma gücümüzün bir parçasıdır. Bir milletin limanında misafir olan müttefikinin deniz kuvvetlerine hücum edilir mi?
Bunu bir milletin şuuru kabul etmez. Hem de ne biçim, ne milli terbiye dışı hücum. Ellerindeki dövizlerinden birini affınıza sığınarak tekrar edeyim: "Amerikalı Puşt. 6. Filo'ya Hoşt!"
Dincilerin tecavüzüne uğradık diyorlar. Din tahriki yapan gene onlardır. İşte, bütün solcu birliklerin dağıttıkları müşterek beyannamenin başlığı: "Amerikan gavuruna!"
Bunun için hukukçu olmağa lüzum yoktur. Herkes bunu anlayabilir. Elinizi vicdanınıza koyun, karar verin: Kimlerin idamı lazım. Lütfen siz söyleyin, bu manada bu maksatla gururla yapılan toplulukta kavga çıkmaz mı? Yaralananlar, ölenler olmaz mı? İç İşleri Bakanına, Valiye, zabıtaya hükümete teşekkür borçluyuz. Bize bu belayı bu kadarla atlatmışlardır.
Bütün yardakçılarıyla, solculara; "Bu millete, Bolşevizm boyunduruğunu varamazsınız. Bu halkı, esir edemezsiniz!" diye İstiklal Marşı'nın sesiyle Türk milleti adına bağırıyorum.
Taksim'de güneşli pazarı "Kanlı Pazar" edenler, memleket meydanlarını Sovyet emperyalizminin parolaları ile dolduranlar, İzmir Camii'ne bomba koyarak binlerce vatandaşı havaya uçurmak isteyenler, halkı nihayet canından bezdirerek nefis müdafaasına mecbur edenler kimlerdir.
(…) Kimseye değil, CHP'li sağduyu sahiplerine sesleniyorum. Bu ülkede anarşi, komünizm nasıl olsa, yaşatılmayacak ve ezilecektir. Fakat sahiden "iç huzuru, anayasa nizamını korumak" istiyorlarsa iyi baksınlar. Parti Yönetim Kurulu'nda bu pespaye lafları kimler düzüp koşmaktadır. İyi bilsinler İsmet Paşa, bir yana itilmiştir. Yarın Ecevit bile itilecektir. Kendi partilerini bir kızıl ihtilal için hazırlayan bu teşebbüslerin mesulleri Muammer Aksoy ve hempası aşırı solculardır. CHP ya bunlardan kurtulacak yahut TİP'e karışıp batacaktır. Ama memleket batmayacaktır.
Amerikan Gavuruna Karşı Birleşelim
100 binlerce işçi, köylü, genç Amerikan sömürgeciliğine ve içimizdeki ortaklarına karşı yürüyorlar!.. Sömürgeci Amerikan şirketlerinin, tefecilerin, talancı tüccarların ve ağaların bekçisi zalim 6. Filo'yu istemedikleri için yürüyorlar!.. Gavur Amerikan bayraklarının dalgalanmadığı bağımsız Türkiye için; işsizliğin olmadığı, çalışanların haklarını aldıkları bir Türkiye için yürüyorlar!..
Silahla içimize giremeyen Amerikan gavuru, hileyle "dost" adı altında 35 binden fazla askeri yurdumuza soktu. Şehit kanıyla sulanan topraklarımızın üzerinde, subaylarımızın ve erlerimizin içine giremediği 100'den fazla Amerikan askeri üssü kuruldu. Bunun yanında, karasularımıza 6. Filo'sunu sokmaya, limanlarımızı denizcileri için fuhuş yatağı olarak kullanmaya başladı Amerikan gavuru!.. İşsizlerimiz sokakta gezer, hastalarımız hastane bulamaz, çocuklarımız ilaçsızlıktan kırılırken; Amerikalı denizcilerin fuhuş yapması için oteller kapatılıyor. Amerikan 6. Filo'sunun ahlaksız komutanı Amiral Charbonatt dansözün etekliğini beline takıp, yoksulluğumuzla alay edercesine göbek atıyor!.. Üniforma giymiş zavallı kardeşlerimiz, işlerini iyi yapsınlar diye soğuğun altında Amerikalıları bekliyorlar!..
Aldatılmış Müslüman kardeşlerimiz, gavur Amerikan 6. Filo'suna karşı namaz kılıp, bağımsızlık yürüyüşü yapan diğer Müslüman kardeşlerine saldırtılıyorlar!.. Müslümanlar, gavur bayraklarının altında namaz kılmazlar. Müslümanlar o bayrakları kovuncaya kadar savaşırlar. Cihat, bağımsızlık isteyen kardeşlere karşı değil, sömürücü gavur Amerika'ya karşı açılır!.. Hürriyetimiz, ekmeğimiz, namusumuz için gavur Amerika'ya ve ortaklarına karşı birleşelim, dövüşelim.
İşçilerin başlattığı antiemperyalist yürüyüş Taksim'e yaklaştığında halkın da katılmasıyla 30 bin kişilik bir bağımsızlık ordusu haline gelmiştir. Halkımızın içinde bulunduğu çirkin sömürü çarkını anlatmayı amaç bilen bağımsızlık ordusu, doğal olarak silahlanmamış ve savaş düzenine girmemiştir. Buna rağmen İzmir, Ankara, Trabzon, Adana ve Gaziantep gibi büyük kentlerde başlayan ve yavaş yavaş köylü kitlesine mal olma durumuna gelen antiemperyalist mücadele, Amerika ve işbirlikçilerinde korkunç bir panik yaratmıştır. Bu panik onların Taksim'de saldırı düzenlemesine sebep olmuştur. Bunu düzenleyenler Taksim alanında parlayan antiemperyalist ateşi söndürebileceklerini sanmışlardır. Onun için 30 bin kişilik kitleden çok az bir kısmı alana girdikten sonra diğerleri polislerle önleri kesilerek alan dışında bırakılmıştır. Alan içerisine giren bağımsızlık savaşçılarına ise taşlar atılmış, polisler, beyni yıkanmış ırkçı militanlar, feodal kalıntının düşünce planındaki temsilcileri ümmetçi guruplar tarafından saldırılmıştır. Bu saldırıda tabancalar, alçak seviyeden yana doğru parça tesiri yapan bombalar, şişeler, saldırmalar, baltalar, sopalar ve coplar kullanılmıştır. Bu şekilde yapılan saldırıda 6. Filo'ya karşı namaz kılıp kendilerini Müslüman sayan aldatılmışlar; ellerine geçirdikleri kişileri ölüm halinde yaralamaktan ve öldürmekten çekinmemişlerdir. Sokak aralarında yapılan çatışmalarda ise bağımsızlık savaşçıları, ellerine düşen satılmışlara ve aldatılmışlara gereken dersi vermişlerdir.
Bu olayda finans kapitalin kontrolünde olan basın da, Amerika'nın her yerde uyguladığı taktiğin içine düşmüştür. Olaylar basit bir ilerici-gerici, dinci-komünist çatışması olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. Kesinlikle bunun bağımsızlık savaşı veren halkımızla kafaca ve midece satılmış, aldatılmış emperyalizmin elindeki güçlerin kavgası olduğu orta konmamıştır. Bu, Amerikan emperyalizminin klasik taktiğidir. Sömürdüğü ülkelerde menfaatleri aynı sınıflar arasında gruplar, kendi menfaatleri yolunda ordular kurarak halkı birbirine düşürmeğe çalışır. Bir yerde gerçek milliyetçiler bu düzmece güçleri yok etmeye başladığı an, hürriyeti koruyorum, çatışmayı önlüyorum yaygarasıyla kendi zalim silahlı kuvvetlerini fiilen harekete sokar. İşte Türkiye'de yavaş yavaş oynanmaya başlanan oyun budur. Son Taksim Olayı da budur. Bu gibi davranışlar bağımsızlık savaşçılarını yıldırmayacak aksine daha bilenmiş olarak, daha inançlı olarak eyleme sokacaktır. Emperyalistlerin ve uşaklarının aptallıklarında ısrar etmeleri, tek yumruk olarak örgütlenen bu kitleyi karşılarına daha güçlü olarak dikmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Aslında emperyalist uşakları her yeni hareketleriyle kendi kendilerini kurşunlamakta ve karanlığa kilitlemektedirler. Birinci Dünya Savaşı sonu işbirlikçilerinin hazin sonu bu işbirlikçilere en somut örnektir. Emperyalist zırhlıları ülkemizi terk ederken kaçacak delik arayan işbirlikçilerinin büyük bir çoğunluğunu kurtuluş savaşçılarına bırakmıştır. Onlara Mustafa Kemal tarafından verilen ders örnek alınmalıdır. Akıllar başlara toplanmalıdır. Emperyalistlere ve onlara karşı savaşımız başlamıştır. Parolamız ya bağımsızlık ya ölümdür.
Yürüyüş öncesinde, yürüyüşü kontrol altına alabilmek için, birçok arkadaş görevlendirildi. Yürüyüşe hakim olmak önemli bir sorundu. Çünkü en olmadık zamanlarda bir provokatör çıkabilir ve topluluğa yanlış bir iş yaptırabilirdi. Bu provokasyonu önlemek ve yürüyüşü istenen şekilde gerçekleştirerek protestoyu noktalayabilmek için gruplar halinde öğrenciler görevlendirildi. Bu arkadaşlar daha çok öğrenciler arasından seçilmişti, çünkü yürüyüş tecrübesi olan öğrencilerdi. Ve biz daha çok öğrencileri tanıyor ve güvenilir kişileri onlar arasından bulabiliyorduk… Biz olaylara genel çizgileriyle hakimdik. Fakat kendi aramızda da her alanda birlik söz konusu değildi. Aksine aramızda Cunta'ya oynayan birçok arkadaş vardı. Onlar için önemli olan cunta müdahalesine imkan hazırlamaktı. Bunun yolu ise yönetimi acze düşürmekten geçiyordu. Evet onlara göre yapılması gereken yurt ve dünya sorunlarını iktidara ters ve fakat yurt çıkarlarına uygun bir biçimde koymak ve bu arada iktidarı yıpratmaktı. İktidar yıprandıkça bir "Devrimci Cunta"(!) gelecek ve sorun kökünden halledilmiş olacaktı. O halde bütün çaba iktidarı yıpratmak olmalıydı. Biz ise hiçbir cuntanın faydalı olmayacağına inanıyor ve cuntaya yönelik her eyleme karşı tavır alıyorduk. Bizim amacımız yurt sorunlarını halka götürmek ve halkın kendi sorunlarına sahip çıkmasını sağlamaktı. Bu yol uzun ve uğraş isteyen bir yoldu. Bir başka deyişle onlar iktidara karşıydı, biz ise düzene karşıydık. İktidara karşı olanlarla, düzene karşı olanlar ayrımı 68-69 yılları içinde kendi aramızda kullandığımız bir belirleme idi. Evet, son tahlilde cuntacı olan o dönemin MDD'cileri için iktidar değişmeli ve yurtseverler iktidara gelmeliydi. Biz ise tepeden inme bir iktidar değişiminin yarar sağlamayacağına inanıyorduk. Kaldı ki her cunta hareketi bizim için, içinde birçok iyi niyetli temiz insanı barındıran fakat içinde az ya da çok ajan parmağı bulunan hareketlerdi. Bütün protesto olayları sırasında MDD'cilerle aramızdaki ufak da olsa bir sürtüşme sürüp gitti. Bir grup arkadaş taşla bile olsa silahlanmak taraftarı idi.
Kanlı Pazar adıyla anılan İstanbul'daki yürüyüş, diğer gençlik ve işçi kuruluşlarıyla birlikte hazırlandı. Amaç Amerikan emperyalizmini ve 6. Filo'yu protesto etmekti. Halkın da katılmasıyla yürüyüş kolu 25-30 bin kişiyi buldu. Taksim'e giren dar yokuşun ağzında polis, yürüyüş kolunun önündeki ufak parçayı gericilerin tuzağına bırakıp, kalan kısmını da kendisi dağıttı. İki kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı ve Taksim'de miting yapılamadı. Bu başarısızlığın çeşitli nedenleri vardı. Bir kere koskoca yürüyüş kolunun savunmasını sadece bir grup FKF'li genç üstlenmişti. Ve hazırlıkları kendilerinden sayıca çok üstün olan silahlı gericileri alt etmeye yeterli değildi. Sendikacılar ve diğer gençlik temsilcileri kendi gruplarını hazırlamamışlardı. İkinci olarak 25-30 bin kişilik kitleyi gören yöneticiler, kitlenin hazırlıksız olduğunu düşünmeden büyük bir rehavete kapılmışlar ve tuzağa düşmüşlerdi. Öte yandan o zamana kadar Türkiye'de bir örneği olmadığı için böylesine silahlı bir saldırı beklemiyorlardı. Bu kalabalığın hiçbir zaman dağıtılamayacağını hesaplamışlardı. Hesapları yanlış çıktı.
Pazar günkü olaylar ve yurdun diğer şehirlerinde cereyan eden olaylar gösteriyor ki, bütün illerdeki karşı gösteriler iktidarın düzenlemesidir. Bu nedenle, diyoruz ki: Hükümet, istifa etmelidir. Ayrıca son olayları halkları sindirip ezme uzmanı ve CIA Ajanı Komer'den başkasının yapacağını düşünmüyoruz. Yine son baskı kanunlarını da iktidarın Amerikan çıkarlarını koruma çabası olarak niteliyoruz.
Türkiye Halkına
Satılmış iktidar, Türkiye'nin her yerinde temsillerine devam ediyor. Bu temsillerde suflör olarak en büyük rol Amerikalı-CIA ajanlarının ve onların muhabbet tellallarınındır. Bunların kanla beslediği azgın köpekleri de sahneye çıkıp havlamakta ve emperyalizme ve sömürüye karşı çıkan herkesi dişlemektedir. Polisin çobanlığını yaptığı bu köpekler en azgınca saldırılarını 16 Şubat 1969 Pazar günü Taksim meydanında yaptılar. Yakalarında KIRAT rozeti olmayan herkesi tabanca, bıçak ve sopalarla, komalık edinceye kadar dövdüler. Öldürdüler. Bu tezlerimizi doğrulayan somut örnekleri sıralıyoruz:
1- Cuma günü Beyazıt meydanında "Tek Yol İslam"cıların yaptığı mitingdeki "Cennet yollarını açmak için solcuları öldürmek üzere" ettikleri yeminler İktidarın ve Amerika'nın Türkiye'deki sultasının iplerinin işleyişi idi.
2- Pazar sabahı İstanbul Valisinin verdiği beyanatta "Polis kanuni olan her şeyi korumakla görevlidir" sözü saldırgan güruhun iktidar Kanunları'na uyarak hareket etmiş olduğunu belirler. Çünkü, Polis saldırganları korumuş ve yardımcı olmuştur.
3- Bir paket Amerikan sıgarasına satın alınmış AP'li il ve ilçe başkanlarının arbededeki rolleri büyüktür. Örneğin: Taksim meydanında toplanan bu azgın güruha Taş, Sopa, Bıçak ve Tabanca dağıtan kırmızı Anadol marka otomobilin AP Beyoğlu İlçesi yönetim kurulundan bir şahsa ait olduğu yakın çevrelerden öğrenilmiştir.
4- Filo komutanı Amerikalı Amiral, barlarda göbek atıp dolar dağıtırken iktidarın elinde bulundurduğu güçler, Amerikalıyı koruma görevlisi idiler.
5- Sayın Başbakan Demirel'in gazetelere verdiği demeçte, "6. Filo'ya gelme diyemeyiz" sözüne "Hoş geldin de diyemezsiniz" deriz.
6- İçişleri Bakanı Dr. Faruk Sükan'ın "Vatandaş karakollarda dövülemez" sözüne ise, "Taksim meydanında da dövülemez" diye doğrulayıcı bir ek yapmak yanlış olmasa gerekir.
Türkiye halkına sesleniyoruz: "Bağımsızlığa kavuşma" ve "sömürüden kurtulma" hepimizin davası olup bu kavgada hepimizin yeri vardır. Bu kavgada yeni yeni Vedat Demircioğulları devrim şehidi olarak tarihe gömülüyorlar. Büyük Ata'nın önderliğinde açmış olduğumuz 2. Milli Kurtuluş Savaşında yerini almanın gerektiğini hatırlatırız ve tarihte Bağımsızlık Savaşı'nın ilkini vermiş olan Türkiye Halkına güvencimizi bildiririz. Yaşasın emperyalizme karşı bağımsızlıkları için dövüşen gerçek vatanperver Türkiye halkı.
İstanbul'da yasal mitinge karşı düzenlenen saldırıları şiddetle kınıyoruz. Bundan sonraki muhtemel olaylarda devrimci gençler, meşru müdafaa haklarını kullanacaklar. Türkiye'deki gençlik hareketleri bazılarının söylediği gibi Batı'ya özenti olarak yapılmıyor. Türk gençleri, sorunlara çözüm getirme konusunda, batı gençliğine nazaran daha olgun davranışlar içinde bulunmaktadır. Son olayları bir kardeş kavgası olarak niteleyenler çıktı. Biz bunu kabul etmiyoruz. Son olaylar bir kardeş kavgası değildir. Amerikan emperyalizmiyle işbirliği edenler bizim kardeşimiz olamaz. Biz bu tutum içindekileri defetme yollarını arayacağız. Uzun vadeli bir savaşa girdik. Bu mücadelemiz 6. Filo gittikten sonra da devam edecektir. Bir çok şehitler vereceğiz, ama amacımıza erişeceğiz. Amerikan büyükelçisi "Kasap Komer"in değiştirilmesi halinde de emperyalizme karşı direnişe devam edeceğiz.
Her olayda emniyet kuvvetlerine, şehrin valisine insafsızca yüklenmek, bütün sorumluluğu ezbere onlarda bulmak, desteklediğimiz bir görüş değildir. Ve İstanbul'da dün asayişi sağlamakla görevli olanların büyük güçlüklerle karşılaştığını kabul ediyoruz: Havanın güzelliği, onbinlerce insanı sokaklara, meydanlara döküvermişti. Günlerdir bilen sinirleri, kışkırtılan duyguları ile kitleler ilk fırsatta birbirlerine girecek kıvamı bulmuşlardı. Böyle bir fırsat da yaratılınca, aynı anda şehrin muhtelif yerlerinde (futbol maçları gibi) çeşitli olayları disiplin altına almak görevinde olan dar bir kadronun beklenen kontrolü sağlayabilmesi elbette güçtü.
Bütün bu güç şartlara rağmen dünkü facia karşısında, ne kadar hoşgörü ile davranırsak davranalım, görevlileri mazur bulmak asla mümkün değildir. Çünkü her şey, beklenen, bilinen, hatta adeta istenen bir biçimde gelişmiş, olanları önlemek üzere gerekli tedbirlerden herhangi birinin alınmadığı görülmüştür. Şöyle ki:
"Emperyalizme ve sömürüye karşı işçi yürüyüşü" adı altında kanuni şartlara uyularak düzenlenen ve Hürriyet Meydanında başlayıp Taksim'de biteceği bildirilen yürüyüş daha başlamadan önce Dolmabahçe ve Beşiktaş camilerinde toplu halde kılınan namazlardan çıkanların doğruca Taksim alanına gittikleri görülmüştür. Bunlara katılan binlerce kişiyle Taksim'de ellerinde sopaları ile saldırıya hazırlanan büyük bir kitlenin toplanması herkesin gözü önünde olmuştur. Böylece Hürriyet Meydanında geleceklere karşı bir saldırı hazırlandığı herkesin saatler öncesinden malumu olmuştur. Ne yapılmıştır buna karşılık? Koca bir hiç… Bir avuç polisin toplanan büyük kalabalığı sözüm ona bir çember içinde tutması ile yetinilmiştir. Onları dağıtmak için hiçbir çaba gösterilmediği gibi, çıkacağı besbelli arbedeye karşı alınması mümkün hiçbir tedbire başvurulmamıştır. En azından askeri birliklerden yardım istemek, böylelikle birbirine karşı bilenmiş iki kitlenin arasında etkili bir barikat kurmak dahi düşünülmemiştir.
Durum o kadar olağanüstüdür ki, böyle bir çatışmanın istendiği, hatta teşvik edildiği galip bir ihtimal olarak belirmektedir. (Meclise özgürlükleri kaldırmak, hiç değilse kısıtlamak için bir tasarı sunulduğu sırada çıkan bu olaylar işin içinde teşvik bulunduğu şüphesini ayrıca arttıran bir husustur.) Bu korkunç ihtimal doğru ise şimdiye kadar üzerinde spekülasyon yapılan bir taktik ortaya kesinlikle çıkmış olacak ve iktidarın, solcularla sağcıları birbirleriyle çatıştırarak sindirmek, böylelikle bir denge kurmak hesabını güttüğü anlaşılacaktır.
Daha önce de belirtmeye çalıştığımız gibi bu hesap korkunç olduğu kadar tehlikelidir de… Sorumlular dün Taksim Meydanı'nda akıtılan kanlar, kıyılan canlardan sonra hala ayılamamışlarsa memleketin başına daha çok felaketler açacaklardır.
Taksim Meydanı'nı kana bulayan meş'um olaylar, ne tesadüfün sonucu, ne beklenmedik bir sürpriz, ne yönetimdeki çaresizliğin ürünüdür.
Tıpkı daha önce birçok provasını gördüğümüz taşlı sopalı saldırılar. Meclis baskınları, linç edilmeler gibi profesyonel bir cani soğukkanlılığı ile hazırlanmış bir planın uygulanmasıdır.
Bu planın ilk hazırlık özlemini Demirel'in söylediği "iki yüz bin kişiyi silahlandırma" nutuklarında, son rötuşlarını da Amerika'nın bile bile olay çıkartmak için gönderdiği savaş gemilerinde ve insan kasabı adıyla ünlü Komer'in gelişinde bulabilirsiniz.
Konya ayaklanması tıpatıp aynı biçimde tezgahlanmıştır. Trabzon, İzmir, Adana, Ankara saldırıları hep aynı terzinin elinden çıktığını gösteren bir gusto içindedir.
Siyasi cami toplantıları. AP iktidarının sinirlendiği eserleri oynayan tiyatroların kundaklanması, Ankara'daki Kurtuluş Mitinginde "Milliyetçi genç" diye saldıran eli sopalı, pos bıyıklı, uzun paltolu, 50 yaşındaki yabani kişilerin, sonradan AP Büyük Kongresinde teşrifatçı olarak görünmeleri, Ödemiş saldırılarında sanık olarak yakalananların hepsinin AP'li oluşu, hep aynı senaryonun değişik planlardan çekilmiş kareleridir.
Dünkü gazeteleri açıp, bakınız… Yerde kıvranan bir gencin üstüne kalkmış bir bıçak ve bu manzarayı kayıtsız seyreden eli coplu, kafası miğferli bir polis göreceksiniz… Acaba aynı bıçak Demirel'in yahut Sükan'ın üstüne kalkmış olsa o polis öyle mi dururdu? Demek ki öyle kayıtsız durması için emir verilmiştir polise…
Yine dünkü gazetelerde yaralanan gençleri polislerin nasıl sürüklediklerini gösteren resimler vardır. Bir yaralının hastaneye sürüklene sürüklene taşınması usulü ancak Sükan'ın emri ile icat edilebilir.
AP, Amerika, soyguncu tayfası ve yeşil sarık el ele. Türkiye'de bütün bağımsız ve devrimci kuvvetlere karşı ikinci bir Vietnam yaratma çılgınlığının uygulanmasında kenetlenmişlerdir.
Hesaplara göre ya Demirel'in komprador sınıfı diktasını sağlama bağlayan tasarısı kabul edilecek, ya kan gövdeyi götürecektir. Amerika Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün, "Mükemmel bir işbirliği halinde" olduğunu belirttiği yerli yöneticiler bu ikili çatal üzerinde perende atmaktadırlar…
İstanbul'da olaylar çıkacağı daha önceden bilinmekteydi. Gazeteciler tarafından Vali Vefa Poyraz'a gereken uyarma daha önceden yapılmıştır. Vali'nin verdiği cevapta: "Hiçbirşey olmaz, gereken tedbirler alınmıştır"dan ibaret kalmıştır.
Acaba gençlerle işçilerin izinli mitingi yere AP bir miting yapsa idi ve bu mitinge saldırmak için taa sabahtan başlayan hazırlıklar olsaydı, Vali Bey bu kadar vurdumduymaz mı görünürdü?
Pazar günkü kanlı olaylar 31 Mart'tan sonra İstanbul'da en büyük gerici ayaklanması olarak nitelendirilmektedir. 31 Mart nasıl Abdülhamid tarafından tertiplenmişse, bu ayaklanmayı da bazı gizli eller tertiplemiştir. Bu gizli ellerle, iktidarın suç ortağı olduğunu gazetelerde yayınlanan fotoğraflar en açık şekilde tesbit etmektedir.
Menderes iktidarı, Topkapı olaylarını yaratmış, 6-7 Eylül'ü hazırlamış, üniversitelere saldırmış, ama bu ölçüde bir suçüstü durumuna girmemişti. Nitekim 10 yıllık Menderes iktidarı zamanında verilen kurban sayısı ile Demirel iktidarı sırasında verilen kurban sayısının kıyaslanması bunu göstermektedir.
Kurşunlanan işçiler, pencereden atılarak, bıçaklanarak, coplanarak öldürülen gençler Demirel zamanındadır.
Artık Demirel ve ahbapları ağızları ile kuş tutsalar bu sorumlulukların altından kalkamazlar… İkide birde gelen Amerikan donanmasının sorumluluğu ortadadır. Kanuni mitinglere yapılan saldırıların sorumluluğu ortadadır. Gencecik kanlı mezarların sorumluluğu onlardadır. Hazırladıkları tasarının sorumluluğu onlardadır.
Bu bir sağ sol çatışması değildir. Birçok Amerikan sömürgesinde bu olaylar kasden çıkartılmaktadır ve sonra da "Sağ ve sola karşı olan" Amerikancı diktalar kurulmaktadır. Türkiye'nin bu oyuna düşmeyeceğini umuyoruz. Türkiye'deki çatışma Anayasa'dan ve bağımsızlıktan yana olan güçlerle iktidarın da kendileriyle suç ortaklığı etti bazı satılmış çevreler arasındadır. Cami toplantılarını, taşlı sopalı hücumları bu çevreler örgütlemekte ve bu çevreler finanse etmektedir. Küçük bir inceleme asıl ipin ucunun kimlerin elinde olduğunu ortaya koyacaktır. Tıpkı Konya ayaklanmasında, Ödemiş saldırısında ortaya koyduğu gibi… AP iktidarı iktidarlar arasında lekenin en karası ile damgalanmış olarak geçecektir tarihe… Bunu önlemek ve değiştirmek artık kimsenin elinde değildir…
Osman Bölükbaşı, Türkiye siyasal tarihinde milliyetçi cenahın önemli temsilcilerinden birisidir. Siyasete, 1946 yılında Adnan Menderes'in Demokrat Partisi'nden katılmış, 1947 yılında CHP'ye daha sert muhalefet yapabilmek için DP'den ayrılmış, 1948 yılında Millet Partisi'nin kuruluşunda yer almış, 1950'de memleketi Kırşehir'den Millet Partisi'nin tek milletvekili olarak seçilmiştir. Partisi "laikliğe aykırı politika ürettiği" gerekçesiyle 1953 yılında kapatılınca 1954 yılında Cumhuriyetçi Millet Partisi'nin kuruluşunu gerçekleştirerek Genel Başkanlığa seçilmiş; 1954 seçimlerinde Kırşehir'den tekrar milletvekili seçilince DP iktidarı tarafından Kırşehir ilçeye çevrilerek Nevşehir'e bağlanmıştır.
1958'de CMP ile Türkiye Köylü Partisi'nin birleşmesiyle kurulan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)'nin Genel Başkanı olmuş, 1962 yılında CKMP İnönü'nün kurduğu koalisyon hükümetine katılınca 28 milletvekiliyle partiden ayrılarak tekrar Millet Partisi'ni kurmuştur. CKMP ise Bölükbaşı'dan sonra Türkeş'in de aralarında olduğu bir grubun yönetimine geçmiş, 1969'da Türkeş'in liderliğinde adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirmiştir.
Kanlı Pazar gerçekleştiğinde Osman Bölükbaşı, Millet Partisi milletvekilidir. Kanlı Pazar'dan günler sonra 24 Şubat 1969'da Meclis'te yaptığı konuşmada Demirel liderliğindeki Adalet Partisi hükümetini "meşruiyet dışına çıkmakla", "sokağa karşı sokakta müttefik aramakla", "müsamaha ve yardımlarına mazhar olmuş ve tahrik edilmiş kütleleri vurucu kuvvet olarak kullanmakla", "açık ve kapalı yollarla teşvik veya organize veya müsamaha ettiği kimseler için mübarek camileri, siyasi hücum kıtası karargâhı haline getirmekle" suçlar.
Bölükbaşı'nın bu söylemleri, Kanlı Pazar'ın planlı bir organizasyon olduğu yönündeki değerlendirmelerin altını çizmekte ve sorumluluğu doğrudan Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi'ne yüklemektedir.
Bu ihtimali nazara alarak, iktidarın zihniyetini ve tutumunu daha fazla açıklığa kavuşturacak diğer bâzı gerçekleri de bir tablo halinde açıklamak zorundayız. Bu tabloyu çizdiğimiz zaman, asıl tehlike kaynağının iktidarın zihniyetinde ve onun bu zihniyetini tam bir maharet ve liyakatla temsil eden Sayın Demirel'in şahsında olduğunu bir kere daha ortaya koymuş olacağız.
İktidar, meşruiyet dışına çıkmak imkânı yoktur der, Anayasanın emrine rağmen birçok Devlet Şûrası kararlarını dinlemez, kendi maksadına hizmet edecek kimseleri ve partizanları Devletin kilit mevkilerine yerleştirir, partizan bir idare kurar, bizden olan Cennetlik, bizden olmıyan Cehennemlik der, Anayasa Mahkemesinin murakabesi dışında kalan çeşitli tasarruflariyle Meclis ve murakabe hayatını felce uğratır, kürsüden meydan okur, kifayet takrirleriyle minderden kaçar, rakibine konuşma imkânı vermez, bu da yetmezse kaba kuvvete başvurur, Devlet imkânlarını dost ve yaranı için bir ziyafet sofrası haline getirir, sanki kendisi bilmiyormuş gibi misal diye bağırmakla günahlarını örteceğini sanır, Türkiye'de yaptıkları azmış gibi Avrupa'daki Türk işçilerini, başta komünizm olmak üzere yıkıcı cereyanlara karşı korumak ve onların haklarını savunmak için kurulmuş olan teşkilâtı bile, bu kürsüde açıkladığımız üzere, işe yaramaz dost ve yârana bir ihsan kapısı haline getirdiğini unutur, bol gelirli ve maaşlı noterlikleri ve idare meclisi ağalıklarını hangi yârana ve tekrar seçilememiş ehibbaya ihsan ettiğini başkalarının bilmiyeceğini sanır.
Birbirlerine hırsız diyenleri vatana hizmet aşkı, fikir ve ideal birliği gibi inanmadığı iddiaların potasında birlikte eritir, fikirlerine, icraatına, bu da az gelirse gelmişine, geçmişine şovenlerle siyasi izdivaçlar akdeder, bunu da siyasi ahlâka uygun gösterir, lüzum gördüğü ve imkân bulduğu ölçüde her nevi meşruiyetin dışına çıkar, keyfine ve amaline engel olan Anayasa müesseselerini de uluorta kötüler, kendi başarısızlığının ve inançsızlığının vebalini suçsuz olan Anayasaya yükler, iyi iş yapmasına güya onun mâni olduğu iftirasını bir oy tuzağı olarak kurar, Anayasa ile alâkalı olarak kulaklara gayrimeşru ve gayrikabili tahakkuk vaitler fısıldanır.
Türkiye'de teokratik Devlet kurulamaz der, ama «Şeriat esasına dayalı Devlet kurulamaz» sözünü halk anlar diye söylemez. Anayasa konusunda kendisini Meclis kürsüsünde açık bir hesaplaşmaya davet eden Millet Partisi karşısında, minderden kaçar, istediğimiz çoğunluğu elde edersek Anayasayı değiştireceğiz şeklinde muhtevası meçhul bir beyanın gölgesine çekilir, imkân bulduğu takdirde Türk Milletini 27 Mayıs İhtilâline ve onun sarsıntılarına sürüklemiş olan bir devri ve Anayasasını ihva etmek ister, her sahadaki icraat ve tutumu ile başta komünizm olmak üzere, bütün yıkıcı cereyanlara müsait bir ortam hazırlar, komünist Romanya ile tehlikeli kültür anlaşmaları imza eder ve sonra da komünist tehlikesine karşı memleketin koruyucu meleği olduğu iddiasında bulunur, Devletin bütünlüğünü, milletin birliğini yıkmaya çalışan hainane cereyanlara görülmemiş bir pervasızlık ve şümul kazandırır, bunların altında birleştiği çatılara karşı birtakım parti menfaatlerini kollıyarak Devletin meşru organlarını harekete geçirmez, memleketin iç ve dış hiçbir temel meselesini halledemez, bütün bunlar ortaya konduğu zaman da fikrin ve mantığın karşısına oy torbalariyle çıkar, kendini hata ve günahtan münezzeh gösterir, aldattığı insanlarla, vatandaş aldanmaz diye alay da eder, millete hizmet aşkından bahseder, gerçekten milleti ve yarınki nesilleri değil, yarınki seçimleri düşünür, sokaktan şikâyet eder, sokağa karşı sokakta müttefik arar, müsamaha ve yardımlarına mazhar olmuş ve tahrik edilmiş kütleleri vurucu kuvvet olarak kullanır, başkalarından saygı istediği kanunlara, saygısızlığının en suçlu örneklerini verir, gazetelerde cihat ilân edildiğinden habersiz ve vuruşmak için kanunsuz olarak cihat namazından sonra Taksim meydanında toplanmış onbinlerce kişinin, ne maksatla toplandığını keşfedemez görünür, uyanıklığını herkesin bildiği Türk zabıtasının bu niyeti anlıyamadığını, birer kalem gibi cebe sığması mümkün olmıyan binlerce sopanın varlığından haberdar olamadığını söyliyecek kadar kendini gülünç hale getirir, böylece kanlı hâdiselerin sorumluluğunu yüklenir, bir avuç kızıl çete ile Devletin her şeye kaadir meşru kuvvet ve imkânlarına rağmen başa çıkamaz veya bu yoldan çıkmak istemez, açık ve kapalı yollarla teşvik veya organize veya müsamaha ettiği kimseler için mübarek camileri, siyasi hücum kıtası karargâhı haline getirir, böyle hareketlerin kanunlara aykırı olduğunu, 30 Ağustos 1968 tarihli mesajında kendisine hatırlatan Cumhurbaşkanının uyarmalarına itibar etmez ve onunla da görünürde ihtilâfa düşer, Orta Doğu Üniversitesinde Amerikan Elçisinin otomobilinin yakılması şeklinde tecelli eden menfur hâdise suç teşkil ettiği ve sanıklar tevkif edildiği halde, üniversite muhtariyeti dolayısiyle hukuka aykırı ve sorumsuz zihniyetle zabıta, izin verilmediği için olaya müdahalede bulunamadı der, bir hafta geçmeden de, suç işlendiği takdirde, zabıtanın izinsiz olarak üniversitelere girmesine muhtariyetin mâni olmadığını valilere tamim eder, bu garip ve birbirini tutmıyan davranışları ve geçmişi ile kimseye güven telkin etmiyen bir İçişleri Bakanının ileriye ait endişelerle Hükümet bünyesinde tutulmaması yolundaki tavsiyemizi kaale almaz ve neticede de kanlı İstanbul olaylarının sorumluluğunu ve vebalini taammüt halinde yüklenir.
İşte Türkiye'yi böyle bir zihniyet, böyle bir kadro idare etmektedir.
Muhterem milletvekilleri; unutmamak lâzımdır ki, iktidarda bulunanlar, hukukî ve ahlâki meşruiyetin dışına çıktıkları veya çıkanları, kendi çıkarları uğruna müsamaha ve himayelerine mazhar kıldıkları takdirde, onları taklide özenenler daima bulunur, bu taklidin nereye kadar gideceğini ise hiç kimse kestiremez.